İfk Hâdisesi
Zâhiren iman etmiş görünüp hakikatte iman etmemiş münafıklar gürûhu, her zaman her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimizi ve ashabını rahatsız etmek gayret ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarında muvaffak olmak için de ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki Kâinatın Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak kadar küstah ve âdice hareket edebilme cür'etini bile gösterebiliyorlardı.
İfk Hadisesi, Hz. Âişe (r.a.) validemize, münafıkların reisi Abdullah b. Übey tarafından yapılan iftira hadisesidir. Hadise şöyle cereyan etmiştir:
Hz. Âişe'den (r.a.) öğrendiğimize göre, Resûlullah (a.s.m.) herhangi bir sefere çıkacakları zaman Ezvac-ı Tâhirat arasında kur'a çeker, kur'a kime düşerse onu beraberinde götürürdü.[1] Benî Müstalık Gazâsı'nda ise, kur'a, Hz. Âişe validemize düşmüştü.[2]
Hadisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe validemiz şöyle anlatmıştır:
"Resûlullah (a.s.m.) bu gazâsından (Benî Müstalık) dönüyordu. Medine'ye yaklaştığımızda bir konak yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra göç edilmesini emretti.
"Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma ordudan ayrılıp gittim. Kaza-yı hacet ederek, dönüp bindiğim devenin yanına geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş gerdanlığımın kopmuş olduğunu fark ettim (Bu gerdanlığı annesi Ümmü Rûman düğün hediyesi olarak takmıştı). Dönüp gerdanlığımı aramaya koyuldum. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben öyle zannetmiştim ki sefere iştirak etmiş olanlar bir ay bekleseler dahi, benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevk etmezler. Hâlbuki yolda bana hizmet edenler, gelip hevdecimi yüklemişler, bindiğim deveyi de hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış. Çünkü o zaman kadınlar hafif idi; iri ve ağır vücutlu değillerdi. Yemek de az yerlerdi. Bu sebeple hizmetçiler, hevdeci yüklemek üzere kaldırdıklarında hevdecin ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemişler. Hem ben, küçük ve zayıf bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.
"Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordugâha geldim. Fakat onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmiş. Ben de oradan evvelce bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünüp yanımın üzerine uzandım. Hevdeçte beni bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım. O sırada gözlerimi uyku bürüdü; uyumuş kalmışım.
"Safvan b. Muattal, ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araştırır, bir şey kalmışsa, kaybolmamak için, alıp diğer konak yerine götürürdü.
"Safvan, askerin arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş. Uyuyan bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni görür görmez tanımış. Çünkü bize hicab ayeti inmeden evvel, onun beni görmüşlüğü vardı.
"Safvan, beni görünce şaşırarak 'İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn=Biz Allah'ın kullarıyız ve muhakkak O'na dönüp varıcıyız' dedi.
"Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.
"Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur, ne de istircadan ['İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn'dan] başka ondan bir kelime işitmişimdir.
"Bundan sonra Safvan, devesini ıhdırdı. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. 'Bin' dedi ve kendisi geri çekildi.
"Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek askere yetişmek için süratle ilerlemeye başladı.
"Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik.
"Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan'ın, devenin yularını çekerek konak yerine getirdiği görüldü."[3]
Başmünâfığın Durumu Değerlendirmesi
Safvan b. Muattal, Hz. Âişe validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkların başı Abdullah b. Übey'le karşılaşmışlardı. Abdullah b. Übey, "Bu kimdir?" diye sordu.
"Âişe'dir" dediler.
Kavmi arasında itibarı oldukça sarsılan, bütün nazarları menfi şekilde üstüne toplamış bulunan başmünafık, bu masum hadiseyi diline dolamak istedi. Bu meş'um niyetini hemen orada izhar etti:
Daha bir sürü alçakça lâf etti.[4]
Ordugâh, başmünafık Abdullah b. Übey b. Selûl'ün yaptığı iftirayla çalkalandı.
Hz. Âişe der ki:
Şen'î İftira
Görüldüğü gibi, hadise her türlü şaibeden uzak cereyan etmişti. Hz. Âişe validemiz, mâkul ve meşru bir mâzeret sebebiyle geride kalmış. Bir müddet sonra, ordunun geride kalan veya düşen eşyalarını bulup sahiplerine teslim etmek üzere toplamakla vazifeli gayet saf, temiz kalpli ve sonradan hasur olduğu, yani erkekliği bile bulunmadığı anlaşılan Safvan b. Muattal tarafından görülmüş ve getirilip orduya yetiştirilmiştir.
Kur'an-ı Azîmüşşan'a göre, peygamberler, mü'minlere öz nefislerinden daha üstündür. Ezvac-ı Tâhirat da, "mü'minlerin anneleri" hükmündedir. Resûl-i Ekrem Efendimizden sonra bile zevcelerinden herhangi birini nikâhlamak kesinlikle yasaklanmıştır.[6]
Buna binaen, Allah'a ve Resûlüne gerçek manada iman etmiş hakikî bir Müslümanın, bu kadar kesin ve açık ayetler karşısında, Hz. Resûlullah'ın, gerek sağlığında ve gerek Mele-i A'lâ'ya yükselişlerinden sonra, zevcelerinden herhangi birisine, değil kötü gözle bakması, hatta böyle bir kötülüğü kalbinden geçirmesi bile tasavvur edilemez.
Allah ve Resûlüne gerçek manada iman etmiş ve onların emir ve yasaklarına riayet eden gerçek bir mü'min ve Müslümanın, canından çok sevdiği Peygamberinin zevcesini, örtüsüne bürünmüş ve yapayalnız uykuya dalmış halde görünce, onu hürmet ve saygı içinde deveye bindirip, orduya süratle yetiştirmesi kadar tabii ve zarurî ne olabilirdi?
İşte, gerçek manada bir mü'min ve Müslüman olan, hatta erkeklik özelliğinden bile mahrum bulunan Safvan b. Muattal da, dininin gereği olan bu vazifeyi yapmıştır.
Ne var ki kalplerinde hastalık bulunan, dilleriyle "İman etti" deyip, kalben iman etmemiş bulunan ve işleri güçleri mü'minleri birbirine düşürmek olan münafıklar, hususan Abdullah b. Übey b. Selûl, bunu bir ganimet bilmiş ve diline dolayarak Hz. Âişe validemize şen'îce iftirada bulunmuştur. Maksadı, üzerine toplanan nazarları dağıtmak, Resûl-i Kibriya Efendimizin nâzik ruhunu rencide etmek ve Müslümanları birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan itimatlarını sarsmaktı.
Hz. Âişe'nin, Söylenenlerden Uzun Müddet Habersiz Oluşu
Münafıkların reisi Abdullah b. Übey'in başlattığı, Hasan b. Sâbit, Mistah b. Üsâse, Hamne binti Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münafıkların tuzağına düşerek etrafa yaydıkları iftira hadisesinden, Hz. Âişe'nin uzun bir müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatır:
"Yalnız, hastalığımda beni şüphelendiren bir husus vardı: Nebi'den (a.s.m.) daha önce hastalığım zamanında görmüş olduğum lütuf ve şefkati bu hastalığım esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden 'Hastanız nasıl?' diyor ve bununla iktifa ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından hiç haberim yoktu."[7]
Söylenenleri Hz. Resûlullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe'nin anneleri duymuş olmasına rağmen, Hz. Âişe'ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak yukarıda zikrettiğimiz şekilde, Hz. Resûlullah'ın kendisine karşı tavrından Hz. Âişe endişe duyuyor ve üzülüyordu. Fakat bunun sebebinden haberi yoktu.
Hz. Âişe, İftirayı Nasıl ve Kimden Öğrendi?
Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:
"Bizler, o zaman Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helâları, kokusundan tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine'nin kırlarına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya, ihtiyaçlarını gidermek için çıkarlardı.
"Ben, yine bir gece Mistah b. Üsâse'nin annesiyle, hacet giderme yerimiz olan Menası tarafına çıkmıştım. Mistah'ın annesi, çarşafına takılarak düşünce, 'Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' diyerek oğluna beddua etti.
"Ben, 'Ey ana! Ne diye oğluna beddua ediyorsun?' dedim. Sustu, cevap vermedi.
"İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine 'Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' dedi.
"Ben, 'Ey ana! Ne diye oğluna beddua ediyorsun?' dedim.
"Yine susup cevap vermedi.
"Üçüncü kere düştü. Yine 'Mıstah yüzünün üzerine düşsün!' diye beddua etti.
"Ben yine 'Ey ana! Ne diye oğluna beddua ediyorsun? Bedir Savaşı'nda bulunmuş bir zâta hiç sövülür, beddua edilir mi?' dedim.
"O, 'Vallahi, ben, ona, senin aleyhinde söylediklerinden dolayı beddua ediyorum!' dedi.
"'O, neler söylemiş?' diye sordum.
"Bunun üzerine, Mıstah'ın annesi, iftiracıların söylediklerini bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi. Vallahi, üzüntümden hacetimi gidermeye bile güç yetiremedim ve döndüm. O kadar ağladım ki ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım."[8]
Hz. Âişe, Annesinin Evinde
Hastalığında, Hz. Âişe'ye annesi Ümmü Rûman bakıyordu.
Bir gün yine Resûlullah, selam verip yanına girdi. Hz. Âişe'nin ismini zikretmeden, "Hastanız nasıldır?" diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.
Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah, 'Gitmende bir mahzur yok' dedi.
"Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimde haberin iç yüzünü anlamak istiyordum.
"Resûlullah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.
"Annem, 'Kızcağızım, sen niçin geldin?' diye sordu.
"'Anneciğim!' dedim, 'Halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana hiçbir şey sızdırmadınız!'
"Annem, 'Kızcağızım,' dedi. 'Sen kendini hiç üzme, sıhhatini düşün. Vallahi, bir kadın senin gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun birçok ortağı bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde birtakım lâflar çıkarmasınlar; bu pek nâdirdir!'
"'Babamın bundan haberi var mı?' dedim.
"'Evet...' dedi.
"'Resûlullah'ın da haberi var mı?' diye sordum.
"'Evet...' dedi.
"Kendimi tutamadım, ağladım.
"Babam, damda Kur'an okuyordu. Sesimi duyunca, indi. Anneme, 'Nedir bu hali?' diye sordu.
"Annem, 'Aleyhindeki dedikodulardan haberi olmuş' dedi.
"Babamın da gözleri yaşla doldu.
"O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum."[9]
Peygamberimizin Ashabıyla İstişâresi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftiranın etrafta konuşulduğu günlerde vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, dışarıya pek çıkmıyordu.
Konuyla ilgili vahyin gelmesi gecikince, ashabıyla konuştu, onların fikirlerini aldı.
Hz. Ömer'in Görüşü
Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah! Hâşâ, bu, büyük bir bühtan ve iftiradır. Kat'î biliyorum ki bu, münafıkların yalanıdır. Allah Teâlâ, bedeninize sinek kondurmaktan sizi koruyor. Bedenini böyle pisliklere konan sineklerden bile muhafaza eden, onları bedenine yaklaştırmayan Allah, nasıl olur da aileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?" diye fikrini beyan etti.
Hz. Osman'ın Kanaati
Hz. Osman ise, görüşünü şöyle açıkladı:
Hz. Ali'nin Görüşü
Hz. Ali ise, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Bir gün bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken, ayakkabılarını çıkarmıştınız. Size uyarak biz de çıkarmıştık. Namazı bitirince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz, 'Temiz olmadıkları için onları çıkarmamı bana Cebrail emretti' demiştiniz. Böyle, ayakkabılarınıza bulaşan bir pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği halde, ailenize, namus kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredilmesin, olur mu hiç?" diye fikrini açıkladı.[10]
Hz. Âişe'nin Hizmetçisinin Görüşü
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu arada, Hz. Âişe validemizin hizmetçisi Berire'nin de görüşünü sordu.
Berire, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onun hakkında kusur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir kadındı. Ev halkının hamurunu yoğururken uyuya kalırdı da, evde beslenilen koyun gelir, hamurunu yerdi."[11]
Hz. Zeyneb'in Görüşü
Hz. Zeyneb (r.anha), Peygamberimizin zevceleri arasında güzelliği ve Efendimiz yanındaki mevkii ile kendisini Hz. Âişe validemizle eşit görür ve onunla daima rekabet halinde bulunurdu. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir kötü zanna kapılmamıştı. Resûlullah, bu hususta onun görüşünü de sorunca, şu cevabı verdi:
Peygamberimizin Hitabesi
Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz, zevcesi Hz. Âişe'nin böyle bir isnattan uzak olduğunu çok iyi biliyordu; ancak böylesine haince ve sinsice plânlı bir iftiranın halk arasında yayılması, kendisini son derece üzmüştü. Bu, Hz. Âişe'ye karşı ister istemez tavrını değiştirmesine sebep olmuştu. Nitekim mescitte irad ettiği hutbede bunu açıkça ifade ediyordu:
Peygamberimizin, Hz. Âişe'yle Konuşması
Hz. Âişe'ye iftira edilişin üzerinden bir ay gibi uzun bir müddet geçmiş olmasına rağmen, Resûlullah'a (a.s.m.) bu hususta herhangi bir vahiy inmedi.
Mescitte ashabına irad ettiği hitabesinden birkaç gün sonra, Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Selam verdikten sonra, Hz. Âişe'nin yanına oturdu ve "Ey Âişe! Hakkında bana şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnatlardan uzak isen, yakında Allah, seni onlardan berî ve uzak olduğunu açıklar. Yok, eğer böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah'tan af dile ve O'na tevbe et! Çünkü kul, günahını itiraf ve sonra da tevbe edince, Allah da ona afv ile muamele buyurur."
Hz. Âişe, o andaki durumunu da şöyle anlatır:
"Hemen babama dönüp, 'Resûlullah'a bu hususta benden taraf cevap ver' dedim.
"Babam, 'Vallahi kızım! Resûlullah'a (a.s.m.) ne diyeceğimi bilmiyorum!' dedi.
"Sonra anneme döndüm. 'Resûlullah'a (a.s.m.) bu hususta benim tarafımdan sen cevap ver' dedim.
"O da, 'Vallahi, ben de Resûlullah'a ne diyeceğimi bilmiyorum!' dedi."[14]
Hz. Âişe'nin Cevabı
Baba ve annesi Resûlullah'a herhangi bir cevapta bulunmayınca, Hz. Âişe bizzat konuşmak mecburiyetinde kaldı. Şehâdet getirip, Cenab-ı Hakk'a hamd ve senâda bulunduktan sonra, "Vallahi" dedi. "Ben anladım ki siz halkın yaptığı dedikoduyu işitmişsiniz. Hatta onlara inanmış gibisiniz! Şimdi, ben size o kötülükten uzağım, desem —ki Allah biliyor, uzağımdır— beni doğrulamazsınız! Faraza, ben, kötü bir iş yaptım (!) desem, —ki Allah biliyor, ben böyle bir şeyden uzağım— siz, beni hemen tasdik edersiniz! Vallahi, ben kendim için de, sizin için de Yakub'un (a.s.) oğullarıyla olan misâlinden başka getirecek misâl bulamıyorum. Nitekim o zaman o, '... Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Sizin şu anlatışınıza karşı yardımına sığınılacak, ancak Allah'tır'[15] demişti."[16]
Peygamberimize Vahyin Gelişi
Henüz Resûl-i Kibriya Efendimiz yerinden kalkmamıştı. Ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı. Peygamber Efendimize hemen orada vahiy geldi. Hz. Âişe o ânı da şöyle anlatır:
Vahiy hali Resûl-i Kibriya Efendimizin üzerinden kalkınca, sevincinden gülüyordu. Hz. Âişe'ye, "Müjde ey Âişe! Yüce Allah, seni, kesin olarak tebrie etti, yapılan iftiradan berî ve uzak kıldı." dedi.[18]
Hz. Ebû Bekir de son derece sevindi. Yerinden kalkıp, kızı Hz. Âişe'nin başını öptü.
İnen Ayetler
Cenab-ı Hak, konuyla ilgili olarak Resûlüne indirdiği ayet-i kerimelerde şöyle buyurdu:
Böylece, Cenab-ı Hak, vahiyle Hz. Âişe hakkında söylenenlerin bir iftiradan ibaret olduğunu haber vererek hem Resûlünün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir'in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsaade etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın büyümesine fırsat vermedi.
En Üstün Beraat
Bir gün, Hz. Abdullah b. Abbas'tan, Hz. Âişe'yle (r.anha) ilgili ayetlerin tefsiri sorulmuştu. Şu izahta bulunmuşlardı:
1) Hz. Yusuf'u, Züleyha'nın kendi ehlinden getirilen bir şahidin diliyle beraat ettirmiştir.
2) Hz. Mûsa'yı, Yahudilerin dedikodularından, elbisesini alıp getiren taşla beraat ettirmiştir.
3) Hz. Meryem'i, kucağındaki oğlunu dile getirip, 'Ben Allah'ın kuluyum' diye söyletmek suretiyle temize çıkarmıştır.
4) Hz. Âişe'yi ise, Yüce Allah, kıyamete kadar bâkî kalacak olan i'cazkâr kitabı Kur'an'daki o azametli ayetlerle beraat ettirmiştir; ki bu derece belâğatlı temize çıkarmanın benzeri görülmemiştir. Bakınız da, bununla diğer beraat ettirmeler arasındaki büyük ve üstün farkı görünüz.
"Yüce Allah, bunu ancak Resûlünün mertebesinin yüceliğini ortaya koymak için yapmıştır."[20]
İftiracıların Cezaya Çarptırılmaları
Resûl-i Ekrem Efendimiz, konuyla ilgili vahiy geldikten sonra çıkıp halka bir hutbe irad etti, sonra da gelen Kur'an ayetlerini onlara okudu.
Bilâhare, yapılan iftirayı dilleriyle yaymakta en çok ileri giden Mistah b. Üsâse, Hassan b. Sâbit ile Hamne binti Cahş'a had vurulmasını emretti. İftiracılara had olarak seksener kamçı vuruldu.[21]
[1] Buharî, Sahih, c. 3, s. 154.
[2] Buharî, Sahih, c. 3, s. 154.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 310-311; Müslim, Sahih, c. 8, s. 113-114.
[4] Taberî, Tefsir, c. 18, s. 89.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 311.
[6] Ahzab, 6, 53.
[7] Müslim, Sahih, c. 8, s. 114.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 311-312; Müslim, a.g.e., c. 8. s. 114; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332-333.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 311-312; Müslim, a.g.e., c. 7, s. 115; Tirmizî, a.g.e., c. 5, s. 333.
[10] Halebî, İnsanü'l-Uyûn, c. 2, s. 624-625.
[11] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 313-314; Müslim, a.g.e., c. 8, s. 115.
[12] Müslim, a.g.e., c. 8, s. 118.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 312; Müslim, a.g.e., c. 8, s. 115; Tirmizî, a.g.e., c. 5, s. 332
[14] Müslim, a.g.e., c. 8, s. 116; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 197
[15] Yusuf, 18.
[16] Müslim, a.g.e., c. 8, s. 116.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 315; Müslim, a.g.e., c. 8, s. 117.
[18] Müslim, a.g.e., c. 8, s. 117; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 197.
[19] Nur, 11-20.
[20] Nesefî, Tefsir, c. 3, s. 138.
[21] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 315; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 35.
